DEVLET"İN TEMSİLİYETİNDE "MİLLET"İN TEMSİLİYETİ

Güç,egemen,egemenlik gibi kavramlar yüzyıllardır gerek sosyal gerekse siyasal düşünce tarihinde yer edinmiş ve çeşitli manalarla donatılmış kavramlardır. Zamansal değişime ve yine bizzat bu kavramları kullanan kişi ya da düşünürlerin siyasal erke yakınlık veya uzaklığına bağlı olarak anlam değişimleri yaşamıştır. Ancak içerik ve anlam değişimleri yaşamış olsa da bu kavramlar "Devlet" olgusuyla eşzamanlı olarak varlıklarını muhafaza edegelmiştir. Söz konusu olgunun olmadığı,yani devletin varlığının söz konusu olmadığı toplumlarda dahi bu kavram teorik çerçevede ve entelektüel ortamda tartışılmaya devam etmiştir. 

Yukarıda ifade edilen kavramlar,aynı zamanda demokrasi,millet egemenliği,cumhuriyet gibi bazı diğer kavramların da tarihteki seyrine öncülük etmiştir. Zaman zaman bu kavramlara teolojik temelli fakat benzer kullanım alanına sahip,yönetme ve yönetilmeye dair kavramlar da eklenmiş/eklemlenmiştir. Fikri temelleri eski Yunan'a dayanan,teorik kısmına hemen her milletten katkı sağlanan,fiilî olarak başta Batı medeniyeti olmak üzere zamanla birçok medeniyette tatbik imkanı yakalamış yönetim modellerinden demokrasi,oligarşi,teokrasi,şeriat (şeriattan kasıt,dinî kurallar bütünüdür),cumhuriyet gibi mezkur kavramların zamanla hayat bulmuş halleridir aslında. Tabi anlam ve kapsamlarında değişim saklı kalmak kaydıyla. 

Türkiye için bu kavram ve yönetim modellerinin manası nedir? Bu soruya verilen veya verilmeye çalışılan cevaplar,hem mahiyet hem de söz konusu kavramlara bakış açısıyla yakından ilintili ve değişken olacaktır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki yönetme ve yönetilme mazisi dikkate alındığında aslında ortak bir cevabın her daim varlığını koruduğu anlaşılacaktır. Nedir bu ortak cevap? Tek kelimeyle "DARBE". Evet,bu kavram Türkiye Cumhuriyeti için maalesef hep var olmuştur. Aslında ilk örneklerine kısmî olarak Osmanlı İmparatorluğunda rastlanan bu lanetli zihniyet,olumlu olumsuz birçok hususla beraber Türkiye Cumhuriyeti'ne bakiye kalmıştır ve sözüm ona şartlar olgunlaştıkça da fiilî hale getirilmiştir. Yüz yıla yakın tarihinde Türkiye Cumhuriyeti,maalesef ismindeki "Cumhuriyet" ve "Demokrasi"ye uygun yönetilememiş veya bu anlamdaki yönetim denemeleri akamete uğramıştır. Türkiye demokrasi tarihi ifadesi ile Türkiye darbeler tarihi ifadesini bir arada düşünüp hangisinin daha belirgin hatlarla zihinlerde yer edindiğine verilecek cevap,bu satırların asıl maksadını ifade etmeye yetecektir. Görüldüğü üzere,darbelerin tarihi söylemi hemen her kuşağın zihninde karanlık ama köklü bir yer edinmiş haldedir. Peki,demokrasi ile yönetilen bir Cumhuriyette darbelerin ve darbe kültürünün bu kadar yerleşik olmasının ve ihtiyaç! duyulan her anda hayat bulmasının sebebi nedir? Bu soruya da verilen cevaplar muhteliftir ve hepsinde de hakikat payı olabilir. Ancak özellikle bir husus var ki asla gözden kaçırılmamalıdır. Bu husus "darbelerin,ülke üzerindeki kontrol mekanizmalarının el freni" olmasıdır. Yani,demokrasiyi ülkemize hediye! eden zihniyet,onun kontrol kanalını da kendilerine saklamış ve gizli servisler,satılmış beyinler,dinî! oluşumlar,terör örgütü marifetiyle de "görülen lüzum üzere" "darbe" silahıyla demokrasiye balans ayarı çekmişler/çekmeye devam etmek istemektedirler. 

İfade edilen tüm bu hususların ışığında güncel meselelere bakıldığında,aslında değişen durumun sadece geçen zaman olduğu;sahnelen oyunların ve küresel aktörlerin ise hep aynı merkez olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda,devlet olgusu üzerinden temsiliyet hususu tartışmaya dahil edilmeli ve bu tartışmanın bir ayağı olarak "millet ve temsiliyeti" olmalıdır. Tam da bu aşamada yukarıda dile getirilen tüm kavramların Türkiye mazisi ve yukarıdaki satırların bu satırlarla olan ilintisi açığa çıkmaktadır. Yukarıda da ifade olunduğu gibi,kökenleri eski Yunan'a dayanan ve prototipi her daim Batı medeniyetinde fiiliyata geçirilmiş bu kavramlar ve bu kavramlara dayanan yönetim modelleri,zaman içerisinde Batı medeniyeti dışındaki ülke ve milletleri kontrol ve yönetme mekanizmaları halinde kullanılagelmiştir. Bu kullanma şekli bugünün dünyasında form değişikliğine uğratılarak Irak ve Afganistan'a demokrasi,Ortadoğu'ya barış iddiasıyla hayat bulmaya devam etmektedir. Türkiye için de "darbe" formu,genellikle kullanışlı bir argüman olmaya devam etmiştir. Ancak bu senaryonun uygulamaya konulması için bir ara formül muhakkak mevcut olmalı. IMF ve Dünya Bankası eliyle ekonomik tahakküm altına alınan ülkeler,her zaman kontrol altında iken;bu güçlerin yetersiz kaldığı yerlerde devreye son teknolojiyle üretilmiş silahlar devreye sokulmakta ve kontrol yine sağlanmaya devam edilmektedir. Bütün bu argümanlara rağmen kontrolün sağlanamadığı veya sızmanın gerçekleşmediği ülkelerde ise dahili hainler eliyle "darbe" silahı devreye sokulmakta ve amaçlanan nihai kontrol sağlanmaktadır. Aslında önceki seçeneklere göre daha ucuz bir yöntemmiş gibi görünse de taşıdığı risk ve toplam maliyet ile zaman maliyeti bakımından en pahalı seçenektir bu. Dahili hainlerin varlığı ise ancak ve sadece "devlet" mekanizmasına sahip bir gizli yapılanmayla mümkündür. Uzun zaman ve çabayla oluşturulan bu gizli yapılanma,kendisine tevdi edilen vazifeyi yerine getirmek için sadece komut bekler ve beklenen konut gelince de en acımasız haliyle harekete geçer. Bu aşamada ise akla gelen soru, "devlet kimi temsil ediyor" sorusu olmalıdır. Halkın varlığı üzerine inşa edilmiş bir devlet nasıl oluyor da hain ve gizli bir yapılanmanın tekeline sokulmakta;gerektiği anlarda da bu hain odaklar harekete geçerek halkın silahıyla halkın canına kastediyor? Devlet dediğimiz organizasyon kimi temsil ediyor? Ya da devlet,halkı temsil ediyor mu? Sorular artarak devam eder. Ancak cevap,olması gereken muhtevaya sahip olmadıkça anlamsız kalacaktır. Öyle ki,temsiliyet hususiyet kazanmadıkça organizasyon manasız kalacaktır. Yani,millet için devlet "özel ve milli" olmadıkça organizasyon gayr-ı milli ve darbelere gebe olmaya devam edecektir. Bu vesileyle demokrasi dahil tüm kavram ve organların muhakkak millet şuuruna dayandırılarak tamamen milletin kendisini ifade eden olgular haline getirilmelidir. Gerektiği zaman devleti "uğruna ölmek,en yüksek erdemdir" telakkisiyle benimseyen bir milletin,devlet katında tam temsiliyeti mutlak surette sağlanmalıdır. Söz konusu temsiliyetin ilk aşaması ise bütün kurumlarıyla milli ve yerli bir devlet yapılanmasıdır;Anadolu insanındaki üstün millet telakkisi,devlet olgusunda hayat bulmalıdır. Tüm kurumlar,her türlü terör örgütünden acilen temizlenmeli;devlet kurumlarına liyakat ve sadakat ilkeleriyle vatanın öz evlatları alınmalıdır. Siyasi kadrolardan bürokratik yapılanmaya,eğitim kurumlarından sanayi ve ticari oluşumlara,milli savunmadan dış ilişkilere kadar akla gelebilecek her alanda bu milli ruh ve bilinç egemen kılınmalıdır. Ve yine ancak bu sayede darbe ve ona önayak olabilecek siyasal yöntem ve söylemler engellenebilecektir. Ancak bu sayede şehadete ulaşmış ruhlar,ulaştıkları yüce makamdan ülkeye mütebessim bir çehreyle bakabilirler.