Geçenlerde bir kitapçıya girmiştim de raflarda duran kitaplar o kadar çoktu ki “bu ne kardeşim?” demekten kendimi alamamıştım. Bu kadar çok kitap niçin yazıldı? “Kim okuyacak bu kadar kitabı” diye düşünmeden edemedim. Okumakta olduğunuz bu yazıyı yazarken bir taraftan da o kitapçıdaki ruh halimi düşünüyorum. Bismillahirrahmanirrahim. Evet “ Yazı yazmak” böyle bir şey. Yazmak istiyorsun ve yazmaya başlıyorsun.

İnsan yaratılmışların en şereflisidir. İnsanın iyi niyetle ürettiği, yaratılışımızın fıtratına uygun her şey, bir kıymet ifade etmeli.” Öyle ki 140 karakterli bir tweet cümlesinden tutun da tıp bilimiyle ilgili bir kitabın satırları kıymet bakımından çok farklılık arz etmemeli. Çünkü öyle ya da böyle her yazı bir emektir, bir tezdir ve en önemlisi bir birikimdir. Hal böyleyken ne yapmalıyız? Her düşüncemizi yazıya mı dökmeliyiz? Ya da her yazılanı okumalı mıyız? “Bu kadar kitap herhalde boşuna yazılmadı” diyeceğimi beni daha tanımadığınız için düşünebilirsiniz. Ama değil; Hayat bir bütündür, parça parça yaşanılamaz. Dolayısıyla sürekli okumak ve yazmak zorunda değiliz.  Çünkü böyle bir sorumluluğumuz yok. Olduğunu düşünsek bile buna ne vakit yeter ne de ömür.  İnsanı, eşrefi mahlukat yapan özelliği akletmesidir. İman sahibi insanlar olarak akletmemiz, düşünmemiz, tefekkür etmemiz ilk etapta yeterli. Hayat, bir göz açıp kapama anı kadar kısa, bir yolcunun bir ağaç gölgesinde gölgelenip kalkıp gitmesi gibi kısa. Bu nedenle hayatın sadece bir kısmını yaşıyor olmak bir eksikliktir. Hayatın tamamında var olmak gerekiyor. İman sahibi insanlar olarak düşünce ve duruş bütünlüğünü, itikat ve tatbikat arasındaki ilişkiyi doğru kurabilmemiz:  ailevi ilişkililerden tutun da eğitime, kültüre, sanata, ekonomiye, siyasete, spora hatta tarıma kadar hayatın her alanında var olmamızı sağlayacaktır. Sadece bir meseleyi dert edinip diğer asli işlerden ayrı kalmak olmaz. Elzem olan bir şeyi yaparken diğer elzem olanları ihmal etmek olmaz. Zamanımızı iyi taksim edip tüm sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışmalıyız. Biliyorum son satırlarım biraz kişisel gelişim zırvalığı gibi oldu ama başka türlü de olmuyor. İdeal olanı yakalayabilmemiz asgari, donanım  ve düşünce sistematiğinin oluşmasına bağlı. Moderniteyle birlikte insanlara dayatılan zorunlu iş bölümü ve uzmanlaşma anlayışı, insanlara sadece belli işlerle meşgul olmasını, diğer zorunlu işlerden uzak durmasını dayatmıştır. Bu durumun toplumsal hayatın tüm birimlerine, STK’lara, cemaatlere sirayet etmesi istişarelerin eksik yapılmasına oto kontrol mekanizmasının işlerlikten çıkarılmasına sebebiyet vermiştir. İnsanlar, kendilerini “uzman” diye tanıtanlara karşı özgüvenini kaybetmiştir. “uzmanın” sözünün üstüne söz söylenemez algısı peydah olmuştur. Halbuki ortalama şuurlu bir insan akleder, böylece iyi ile kötünün, faydalı ile zararlının, doğru ile yanlışın ayrımını yapabilecek duruma gelir.  Bir eğitimcinin veya bir esnafın “ben siyasetten anlamam onu bilenler yapsın” deme lüksü yoktur. İnsanlığı ilgilendiren her mevzuyu asli işimiz gibi bilip fikir üretmezsek, daha iyi için gayret etmezsek işimiz yaş.  Bu duygu ve düşüncelerle yazmaya başladım. Çağ: yazı ve yazılım çağı, belki yazarak bizimde bir katkımız olur, bir kelime kullanırız da yazıya denk gelen birisinin belki işine yarar, böylelikle ecir sevaplarımız birikir. Bu kadar giriş yeter diye düşünüyorum, bundan sonraki yazılarımda başta siyasi meseleler olmak üzere Allah ne verdiyse gözlemleyip kendimce tahlilini yaptığım mevzulara değinmeye çalışacağım. İnşallah halisane düşüncelerimiz gerçekleşir hayırlı işlere vesile oluruz.

Şimdilik Eyvallah